30 Nisan 2014 Çarşamba

Leopar katli davası başladı

Diyarbakır’ın Çınar ilçesi Solmaz köyü kırsalında katledilen ve daha sonra Orman ve Su İşleri Bakanlığı'nca içi doldurularak il il gezdirilen leoparla ilgili olarak Hayvanların Yaşam Haklarını Koruma Derneği’nin yaptığı suç duyurusu üzerine açılan kamu davasının ilk duruşması, Çınar Asliye Ceza Mahkemesi’nde bugün görüldü.


Duruşmaya leoparı öldüren sanıklar katılır iken Ankara Barosu, Antalya Barosu ve Gaziantep Barosu vekilleri olan hayvan hakları komisyonu üyesi avukatlar ile Hayvanların Yaşam Haklarını Koruma Derneği, Yeryüzüne Özgürlük Derneği ve Engelli Hayvanları Koruma ve Hayvan Hakları Derneği aktivistleri de duruşmayı izledi.

Leoparı kendilerini korumak gerekçesi ile vurduklarını iddia eden sanıklar, beraatini istedi. Davaya katılım talebinde bulunan Ankara, Antalya ve Gaziantep Baroları’nın ve Hayvanların Yaşam Haklarını Koruma Derneği’nin müdahillik başvuruları mahkemece kabul edildi.

Sanık beyanlarının çelişkili ifadeler içerdiğini belirtilen müdahil avukatlar ve hayvan hakları aktivistleri, sanıkların leoparı kasten öldürdüklerini ve verilecek cezanın caydırıcı olması konusunda görüş bildirdiler.

Mahkemede müşteki olarak ifade veren hayvan hakları aktivisti Burak Özgüner “Katledilen leopara Dicle Üniversitesi’nde yapılan otopsi sonucunda hayvanın daha önceden de vurulduğu; vücut ağırlığının 90 kg, boyunun ise 138 cm olduğu tespit edilmiştir. Leoparlar, çok sivri ve keskin diş ve pençeleri olan yırtıcı, yabanî hayvanlardır. Sanıkların iddia ettiği gibi, böylesine vahşi ve iri bir hayvanın saldırısına uğrayıp hayvanla birlikte 10 metre yuvarlanmanın sonucunda, birkaç ufak sıyrık ile bu saldırıdan kurtulmak imkânsızdır. Bu nedenle sanık beyanları gerçeği yansıtmamaktadır. Ayrıca, mevzuata göre atışa hazır olan av tüfeğini ve fişekleri yanlarında bulundurmaları ve iddiaya göre saldırı yaşanır yaşanmaz 1-2 saniye içerisinde leoparın vurulması, akıllara leoparın kasten öldürüldüğünü, keyfi bir nedenle avlandığını getirmektedir. Olay yerinde keşif ve davaya katılım talebim mevcuttur” dedi. Davanın müştekisi olan Burak Özgüner’in keşif talebi mahkemece kabul edildi, mahkeme 20 Mayıs’ta leoparın öldürüldüğü yerde sanıkların da hazır bulundurulması ile keşif yapacak.

Mahkeme, leopar tarafından saldırıya uğradığı iddia edilen sanığa ilişkin yapılan muayene ve tedavi hakkındaki resmî belgelerin Çınar Devlet Hastanesi’nden istenmesine, hastaneden cevap geldiğinde saldırıya uğradığı iddia edilen sanığın Diyarbakır Adli Tıp Kurumu’na sevk edilerek vücudundaki izler ve tedavi belgeleri değerlendirilmek sureti ile meydana gelen yaralanmanın yabani hayvan saldırısı sonucunda gerçekleşip gerçekleşmediği hususunda rapor aldırılmasına karar verdi.

Duruşma sonrasında, sanıklar ve sanık yakınları tarafından darp girişimine maruz kalan Antalya Barosu vekili ve Hayvan Hakları Komisyonu üyesi Avukat Lider Tanrıkulu, diğer baroların müdahil avukatları ve hayvan hakları aktivistleri ile, davanın sonuna kadar takipçisi olacaklarını ifade ederek duruşmayı takip eden basın mensuplarına açıklama yaptı: “Duruşma sonunda savunma olarak saldırıya maruz kaldık. Ne olursa olsun bu savaşı sonuna kadar götüreceğiz. Hayvan Hakları Evrensel Sözleşmesi’nin açık ihlâli söz konusudur. Nesli tehlike altında olan bu hayvanın öldürülmesi fiilinin cezası hapis olmalıdır. Sanıkların savunmalarının gerçekçi bir tarafı yoktur. Leopar saldırısına uğrayan kişinin sağ kurtulması mümkün değildir. Bunların cezalandırılması gerekmektedir. Verilecek ceza kamu vicdanını rahatlatıcı olmalıdır”

İkinci duruşma, 20 Haziran 2014 günü saat 11.00’da yine Çınar Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülecek. Duruşmayı izleyen Yeryüzüne Özgürlük Derneği de davaya katılım sağlayacağını ve duruşmaları takip edeceğini açıkladı.


29 Nisan 2014 Salı

Gaziantep Hayvanat Hapishanesi'ndeydik

Dün, Gaziantep Barosu vekili ve Hayvan Hakları Komisyonu Başkanı Av. Naile Uzun ve Engelli Hayvanları Koruma Derneği üyeleri ile Gaziantep Hayvanat Bahçesi'ni gezdik.


Hayvanat bahçesindeki esaret koşulları ile ilgili olarak, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi Destek Hizmetleri Daire Başkanı Vet. Hek. Celal Özsöyler ile yapılan görüşmede, Daire Başkanı Özsöyler tarafından, hayvanat bahçesinin uluslararası standartlara uygun olduğu ve hayvanat bahçesi düşüncesinin yanlış olmadığı, bu ve buna benzer örneklerin başta Avrupa olmak üzere, tüm dünyada yaygın bir şekilde faaliyet göstermekte olduğu ifade edilmiştir. Özsöyler'e, ısrarla hayvanat bahçesinin uluslararası standartlara uygun olup olmadığı ile ilgilenmediğimizi, buradaki esaret koşulları ve hak ihlâlleri ile ilgilendiğimizi dile getirsek de kendisi hayvanat bahçelerinin gerekliliği üzerine konuşarak bu esir kamplarını desteklediğini beyan etmiştir.

Dünyaya gelen hiçbir hayvan, insanları eğlendirmek, insanlara kendisini göstermek, teşhir etmek ya da tanıtmak için doğmuyor. Hâlâ bu gibi esaret koşullarının hüküm sürdüğü köle pazarlarının faaliyet gösteriyor oluşu, hayvanlara alay malzemesi, teşhirlik mal olarak muamele edilmesi, insanları hayvanlardan üstün tutarak demir parmaklıklar ardında yıllar boyu hapis cezasına hükmedilmesi kabul edilemez.

Hayvanlı sirklerin ve yunus/deniz memelileri gösteri parklarının yasaklanması gerektiği gibi hayvanat bahçeleri de yasaklanmalıdır, kademeli olarak kapatılmalıdır: Buralarda esir edilen hayvanların yaşam hakları teminat altına alınarak öldürülmelerinin önüne geçilmeli, her türlü ihtiyaçları giderilerek yıllar boyunca insan eğlencesi uğruna ömürleri heba edilmiş hayvanların yaşayabileceği, insan faktörünün en aza indirgeneceği dev doğal yaşam parkları kurularak alt yapı çalışmalarına şimdiden başlanmalı ve hayvanat bahçelerinin yenilerinin açılması kesinlikle engellenmelidir.

Devletin yasaları ile onaylandığı, kabul ve teşvik edildiği için ya da Avrupa'da örnekleri olduğu için hayvanat bahçeleri diye anılan esir kampları, hiçbir şekilde meşrulaştırılamaz. Hayvanların daha insanî koşullarda sömürülmesini sağlayan "hayvan refahı" zihniyetini kabul etmiyoruz!

Tekrar tekrar ve ısrarla ifade edeceğiz: KOŞULLARI NE OLURSA OLSUN, HAYVANAT BAHÇELERİ ESİR KAMPIDIR!

Hayvana, İnsana, Yeryüzüne Özgürlük!

Gaziantep Hayvan Hapishanesi ziyaretimiz ile ilgili haberin...


23 Nisan 2014 Çarşamba

26 Nisan nükleere isyan günü!

Çernobil katliamının yıl dönümü 26 Nisan'da Sinop ve İstanbul nükleere bir kez daha hayır diyecek. Nükleer Karşıtı Platform Sinop'ta, Karadeniz İsyandadır ise İstanbul'da devletin nükleer ısrarını deşifre edecek.

Program:

12.00 – Sinop, Uğur Mumcu Meydanı
19.00– İstanbul, Kadıköy Boğa Heykeli

Eylemlere çağrı için hazırlanan videolar şöyle:






Tarlabaşı'nda transfobi bir kez daha öldürdü

Tarlabaşı’nda 22 Nisan'ın ilk saatlerinde Çağla Joker isimli trans kadın silahla vurularak öldürüldü. Nalan ise yaşam mücadelesi veriyor. LGBTİ aktivistleri dün öğlen saatlerinde cinayetin gerçekleştiği Daracık Sokak’ta toplanarak "Trans cinayetleri politiktir" pankartı açtı, "Katil devlet hesap verecek" sloganları attı.



Tarlabaşı Daracık Sokak’ta iki trans kadın silahlı saldırıya uğradı. Kimliği belirsiz iki kişinin saldırısında Çağla Joker isimli trans kadın hayatını kaybederken; boynundan yaralanan Nalan’ın durumu ciddiyetini koruyor.

Gece saat 01.30 sıralarında transların kaldığı evde meydana gelen saldırının ardından, saldırganlar olay yerinden kaçarken 25 yaşındaki Çağla Joker olay yerinde yaşamını yitirdi. Ağır yaralı Nalan ise Şişli Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yaşam mücadelesi veriyor.



Önce bıçak sonra silahlı saldırı

Olay anını kaosGL.org’a anlatan Didem, civardaki başka trans kadınların silah sesi duyduklarını ve iki kişinin koşarak apartmandan uzaklaştıklarını belirtti. Didem yaşananları şöyle anlattı:

“Önce bıçak çekmişler Joker’e. Nalan’ı yardıma çağırmış. O sırada silah çekip Joker’i göğsünden vuruyorlar. Cama çıkıp yardım istiyor. O arada katiller İstiklal Caddesi’ne doğru koşarak uzaklaşıyor.”

Cinayetin gasp amaçlı olabileceğini kaydeden Didem, “Joker giyinik bir şekilde salonda bulunuluyor. Gasp olabilir” dedi.

“Arkadaşımızın ölüsüne dokunmak istemediler, biz taşıdık”

Polislerin ve sağlık görevlilerinin tavrı ise yine şaşırtmıyor: “Polis geldi ve hiçbir şey yapmadı. Biraz ortalığa baktı. Doğru dürüst soru bile sormadı. Ambulans ise arkadaşımızı taşımak istemedi. Apartmandan aşağıya kadar arkadaşımızı biz taşıdık.”

Cenazeyi aile istemezse?

Cenazeyi taşımak zorunda kaldıklarını aktarırken gözleri doluyor Didem’in ve ekliyor: “Gözlerini bile kapatmadılar. Biz kapattık. Ailenin ne yapacağı ise belli değil. Kabul etmezlerse arkadaşımızın cenazesini biz üstlenmek isteyeceğiz ama devlet bize vermeyebilir.”

Birkaç gün önce yine saldırı olmuş!

Didem birkaç gün önce de Ömer Hayyam Durağı’nda silahlı saldırı olduğunu hatırlatıyor. Translar arasındaki dayanışmayla saldırıları önleyebileceklerini söylüyor. Kendisi de transfobik nefret saldırısına maruz kalan Didem, polisin ilgisizliğini ve saldırganların cezasız kalmasını eleştirdi.

Cinayetin ardından İstanbul LGBTİ Derneği acil eylem çağrısı yaptı. Saldırının gerçekleştiği sokakta saat 12.00’de Joker’in resimlerini taşıyan aktivistler, “Travestiyiz, buradayız alışın alışın gitmiyoruz” sloganları attı.

“Travestiyiz, alışın gitmiyoruz!”

“Trans cinayetleri politiktir” pankartının açıldığı eylemde yapılan basın açıklamasında nefret saldırılarının her geçen gün artarak devam ettiği vurgulandı. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“İktidar sahipleri, egemenler, efendiler! Tüm yasal düzenleme çağrılarımıza kulak tıkayanlar, bizi üçüncü sayfalardan, yandaş medyanın taraflı haberlerinden tanıyanlar! Ardı ardına yaşanan bu cinayetlerin ne anlama geldiğini biliyoruz.

“Katledilen arkadaşımız Joker’in cenazesine dahi dokunmayan, olay yerinde bulunan arkadaşlarımıza cenazeyi taşıtan bu zihniyeti yok etme kararlılığımız devam ediyor. Genel ahlak kurallarınız ile hayatlarımızı cehenneme çevirirken; bizler o cehennemin içinde zihniyetlerinizi yok edeceğiz!

“Korunaklı saraylarınızı toplumun tüm ötekileri ile birlikte yerle bir edeceğiz. Katlettiğiniz Dora’yla, Nükhet’le, Joker’le geleceğiz!”

Kitle açıklamanın ardından dağılırken; ailenin Joker’in cenazesine sahip çıkıp çıkmayacağı belirsizliğini koruyor. Aile cenazeye sahip çıkmaz ve cenazeyi arkadaşlarının kaldırmasına izin verilmezse Joker, Kimsesizler Mezarlığı’na defnedilecek.

Kaynak: Kaos GL

Meksika Körfezi'ni mahveden BP'ye ABD'den ödül gibi karar

Amerikan Çevre Koruma Ajansı, Meksika Körfezi'nde 2010'da yaşanan çevre katliamından bu yana askıya aldığı BP'nin devlet ihalelerine katılma hakkını ödül gibi bir kararla geri verdi.

20 Nisan Deepwater Horizon patlaması denen çevre felaketinin yıl dönümü... Dört yıl önce, 20 Nisan 2010'da Londra merkezli petrol devi BP'nin ihmali yüzünden yaşanan patlamada 11 işçi yaşamını yitirmiş ve devam eden üç ayda Meksika Körfezi'ne yaklaşık 5 milyon varil petrol sızmıştı.



BP, yaklaşık 4 yıldır ABD'deki petrol ihalelerine katılamıyordu; ancak 13 Mart 2014'te sondaj hakları için Amerikan devletinin açacağı yıllık ihalelere bir hafta kala BP'ye uygulanan ambargonun kaldırıldığı ortaya çıktı. Tarihin en feci petrol sızıntısı olarak kayda geçen felaketten ihmali sebebiyle sorumlu olan ve maddi yaptırımın yanı sıra Meksika Körfezi'nden uzaklaştırılan BP, şimdi aynı körfeze 43 yeni sözleşme ile geri döndü. Meksika Körfezi'nde BP'nin mecbur bırakıldığı ve şu ana dek 14 milyar Dolar harcadığı temizlik çalışmalarına karşın hala temizlenmemiş milyonlarca galon ham petrol olduğu belirtiliyor.

Deepwater Horizon, BP'nin kusurlu bulunduğu ilk büyük felaket değil. BP, 2005'te Teksas kentinde 15 kişiyi öldüren rafineri patlamasında da suçlu bulunmuştu. Ardından 2006'da ABD Adalet Bakanlığı'nın bir raporunda BP'nin kuzey kutbundaki en büyük petrol sızıntısına sebep olan Alaska boru hattındaki çürüme kanıtlarını kasıtlı olarak görmezden geldiği bilgisi yer almıştı.

BP'yi eleştirenlere göre tüm bunlar talihsizlik ve tesadüf diye açıklanamaz; aksine kar hırsını her daim güvenlik önlemlerinin önüne koyan yerleşik bir firma kültürünün sonucu. Public Citizen isimli kamu yararına çalışan derneğin sözcüsü Tyson Slocum bir mülakatta "Sıradan insanlar üç tane ağır suçtan yargılansa muhakkak hapse girer; şirketler ise sözleşmelerin askıya alınması ile hapse girer." yorumunda bulundu.

Ne var ki bu sözleşme yasağına bir karşı dava ile meydan okuyarak baskısını yoğunlaştıran BP'nin ve Amerika'ya BP kararı hakkında resmi bir eleştiri mektubu gönderen İngiliz hükümetinin ortak çabaları, Obama yönetiminin BP'ye "tahliye" kararı vermesini sağladı. Kararın perde arkasında dikkat çekici bir "tesadüf" de var: BP'ye ihalelerden uzaklaştırılması talimatını veren Amerikan Çevre Koruma Ajansı'nın Askıya Alma ve Mahrumiyet biriminin başındaki isim, Obama yönetiminin BP'nin taleplerine boyun eğmesinin hemen ardından emekli edildi. Uzaklaştırma kararı tam uygulansa BP toplam 5 yıl boyunca devlet ihalelerine katılamayacaktı.


2010 yazında yani felaketin hemen ertesinde Amerikan Kongresi, daha sıkı yeni çevresel standartlar getiren ve Kıyı Petrol Ajansı'nın (Offshore Oil Agency) kapsamlı biçimde yeniden yapılandırılmasını öngören bir yasa tasarısını onaylamıştı; ancak bu yasa Amerikan Petrol Enstitüsü'nün baskıları sonucu Senato'dan geçememişti. Obama bunun üzerine Senato'dan geçemeyen yasadaki maddelerin çoğunun yer aldığı bir başkanlık kararnamesi aracılığıyla petrol sondajına geçici olarak moratoryum uygulamaya başlamıştı. Başkanlık kararnamesindeki maddelerin kanun hükmü yok ve sonraki yönetimler tarafından kolaylıkla değiştirilebilirler.
Slocum'a göre sondajcılar gelecekteki olası bir petrol fışkırmasında tahliyeyi düzgünce yapabilecek ekipmanı hazır bulundurmaya kanunen zorlanmalı. Deepwater Horizon skandalındaki gibi arızalı patlama koruyucularla karşılaşmamak için de önemli ekipmanlarını önceden tamamen test etmek zorunda olmalı. Ne var ki, bu kritik düzenlemeleri yakın gelecekte görmemiz oldukça zor. Amerikan Petrol Enstitüsü, deniz sondajına getirilecek her türlü yeni düzenlemeye karşı çıkacağını çoktan açıkladı. Washington'daki en zengin ve nüfuzlu lobilerden biri olarak APE genelde devletten istediğini alıyor.

Kaynak: Care2

20 Nisan 2014 Pazar

633 çocuk ölmeyebilirdi

Gündem Çocuk Derneği'nin yaptığı açıklamaya göre Türkiye'de 2013 yılında en az 633 çocuk önlebilir sebeplerden dolayı yaşamını yitirdi.



Gündem Çocuk Derneği'nin 23 Nisan öncesi açıkladığı rapora göre 633 çocuk önlenebilir sebeplerden dolayı hayatını kaybetti. Rapora göre sağlık, bakım, eğitim gibi kamu hizmeti alırken en az 21 çocuk, yargısız infaz sebebiyle en az 4 çocuk, kara mayınları ve askeri mühimmat sebebiyle en az 5 çocuk,15 yaşındaki Berkin Elvan gibi toplumsal olaylar sırasında en az 3 çocuk, 9 yaşındaki Mert Aydın gibi şiddet sebebiyle en az 41 çocuk, 13 yaşındaki Ahmet Yıldız gibi iş cinayetleri sebebiyle en az 89 çocuk, 3,5 yaşındaki Pamir gibi kentsel ve kırsal alanda en az “101 çocuk” yaşamını kaybetti.

Gündem Çocuk Derneği, rapor için yaptığı açıklamada şunları ifade etti:

Ölüm ve çocuk yan yana anılması bile zor iki sözcükken 2013 yılında da ne yazık ki Türkiye’de, 633 çocuk önlenebilir sebeplerden dolayı yaşamını yitirdi.

Haydar Ergülen’in de dediği gibi bir çocuğun ölümünün yalnızca kendi ölümü olmadığını, bundan sonraki çocukların ölümlerini bize haber verdiğini ne yazık ki biliyoruz. 2012 yılında yaşam hakkı ihlaline uğrayan en az 609 çocuk, 2013 yılında yaşamını kaybedecek 633 çocuğun haberini veriyordu bize.

Çocukların yaşadıkları ihlallerin üstü örtülmeye devam edildikçe, sorumlular cezasız bırakıldıkça, olanlardan dersler çıkartmak ve acil yapısal önlemler almak yerine her bir olayı münferit olaymış gibi gösterdikçe, her bir çocuğun ölümünün bir başka çocuğun ölümünü haber verdiğini biliyoruz.

1 Ocak 2013 – 31 Aralık 2013 tarihileri arasında yaşanan ölümle sonuçlanan yaşam hakkı ihlallerine yer verilen raporda yer alan bazı veriler şöyle. 2013 Yılında;

6 yaşındaki Efe Boz gibi sağlık, bakım, eğitim gibi kamu hizmeti alırken “en az 21 çocuk”;

13 yaşındaki Uğur Kaymaz gibi yargısız infaz sebebiyle en az 4 çocuk,

14 yaşındaki Ceylan Önkol gibi kara mayınları ve askeri mühimmat sebebiyle en az “5 çocuk”,

15 yaşındaki Berkin Elvan gibi toplumsal olaylar sırasında en az “3 çocuk”,

9 yaşındaki Mert Aydın gibi şiddet sebebiyle en az “41 çocuk”,

13 yaşındaki Ahmet Yıldız gibi iş cinayetleri sebebiyle en az “89 çocuk,”

3,5 yaşındaki Pamir gibi kentsel ve kırsal alanda en az “101 çocuk” yaşamını kaybetti.

Harekete geçmemiz için daha kaç  çocuk ölmeli?

Bu yılın sonunda yine benzer çocukların isimlerini anarak,  benzer bir tabloyla karşılaşmamak için kamuoyunu konuya sahip çıkmaya ve Devlet yetkililerini ve hükümeti bir an evvel harekete geçmeye çağırıyoruz. Kaybedecek zamanımız da tahammülümüz de yok!"

Kaynak: Yarın Haber


Hayvan deneyi standımıza yoğun ilgi

Bilim-teknolojinin iktidarla ezeli evliliğini eleştiren ve hayvan deneylerinin foyasını ortaya çıkarmayı amaçlayan standımız geçtiğimiz hafta oldukça ilgi gördü.

Earthlings’in bilim kısmı sesli ve Türkçe alt yazılı olarak perdeye yansıdığında iktidarların göstermek istemediği zulümler ifşa oldu, seyredenler bilimin bilinmeyen yüzüyle tanıştı. Standa gelenler arasında eylemi takdir edenlerin yanı sıra "BİLİM = ZULÜM" başlığımızdaki radikalliği eleştirenler de oldu; ancak hiçbirisi bugün katil endüstriden veya katil devletten bağımsız bir bilimsel faaliyet gösteremedi.

Vaktini ayıran, bilim-teknolojinin dogmalaşmasını bizimle tartışan herkese teşekkürler. Henüz tanışmadıklarımızı, gelecek Cuma ve Cumartesi 18.00-21.00 saatleri arasında standımıza bekleriz. 





18 Nisan 2014 Cuma

Taksim Dayanışması: 1 Mayıs'ta Taksim'deyiz

Taksim Dayanışması Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Makine Mühendisleri Odası’nda düzenlediği basın açıklamasında 1 Mayıs’ta Taksim’de olacaklarını açıkladı.

Açıklamaya Taksim Dayanışması bileşenlerinden Türk Tabipler Birliği (TTB) Genel Yönetim Kurulu Üyesi Hüseyin Demirdizen, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) İstanbul Temsilcisi Önder Atay, TMMOB istanbul İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Süleyman Solmaz, Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) İstanbul Şubeleri adına Erdal Güzel ve Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’den Ali Hacıalioğlu katıldı. Taksim Dayanışması adına yapılan açıklamayı Akif Burak Atlar okudu.

1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü'nü Taksim'de kutlayacaklarını duyuran DİSK, KESK, TMMOB ve TTB temsilcileri 14 Nisan'da İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu görüşmüştü. Vali Mutlu, 1 Mayıs için Yenikapı Meydanı'nı adres göstermiş, DİSK Başkanı Kani Beko ise Taksim'de kutlama konusunda ısrarcı olduklarını belirtmişti.

Konuşmacılar 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasının önemine vurgu yaparken bunun bir hak olduğunun altını çizdi. Temsilciler Taksim Meydanı’nda 1 Mayıs kutlamalarına yönelik engellemelerin kalkması için hükümete ve İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’ya çağrıda bulundu.

Neden Taksim?

Demirdizen kutlamalar için Taksim Meydanı'ndan başka yer gösterilmesini  "İnananların Hac ziyaretini dünyanın başka yerinde getirmelerinin istemesi kadar abes" diye yorumladı.

“Taksim bizim için özgürlük meydanı demek olduğu kadar geçmişteki 37, son bir yılda da sekiz yurttaşımızın burada temsil edilen değerlere sahip çıkarken yaşamını yitirdiği, onlarcasının sakat kaldığı değerler bütünüdür.”

Atay ise 1 Mayıs kutlamalarını Taksim’de gerçekleştirme konusunda hukuken, tarihi, güncel ve gelecek konusunda haklı olduklarını söyledi.

“2008’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurumuz kabul gördü. İnşa edildiği dönemde yaşam için önemli olan Taksim işçi sınıfı elinde su kadar gerekli olan eşitlik, özgürlük, barış mesajını ülkeye ve dünyaya yayıyor. Bu uğurda 1977’den bu yana birçok insan hayatını kaybetti. 1 Mayıs'ta Taksim Meydanı'nda güncel taleplerimizin yanı sıra gelecekte nasıl bir dünyada yaşamak istediğimize dair mesajlarımızı iletiyoruz."

Güzel ise 1 Mayıs'ı Taksim'de kutlamak için uzun yıllar mücadele verildiğini anlattı.

"Yenikapı kabul edilemez"

Temsilciler Yenikapı'nın adres gösterilmesine de tepki verdi. Solmaz " ‘Yenikapı’da güzel yer yaptık, orada özgürlük taleplerinizi dile getirin’ demek ve böyle bir yönetme kültürü 21. yüzyıl için çok gericidir" derken Hacıalioğlu da şöyle konuştu:

"1 Mayıs Taksim Meydanı ile bütünleşmiş durumda. 1 Mayıs'ı Taksim'den ayırıp başka yere yönlendirmeye çalışırsanız toplumsal belleğimizde yeri olan bir kavramın içini boşaltmış olursunuz."

"Taksim dışında hiçbir alanı kabul etmeyeceğimiz gibi yargı sürecinin devam ettiği, tarihi yarımadada çıban gibi duran Yenikapı dolgusunu asla kabul etmeyiz."

“Coşkulu ve barışçıl şekilde kutlamak istiyoruz”

 Taksim Dayanışması adına okunan açıklamada ise şu ifadeler öne çıktı.

"Her türlü baskı ve şiddete karşı, mücadele ve alın teri ile kazandığımız Taksim'de 2010, 2011, 2012 yıllarındaki gibi yüz binlerle coşkulu ve barışçıl bir şekilde 1 Mayıs'ı kutlamak istiyoruz.
"Sorunlarımızı, taleplerimizi, umutlarımızı, bu kentin 'meydan'ında haykırmak, otobüslerle taşınarak değil, birbirimizle buluşarak kendi yaşamımıza ve yaşadığımız mekânlara dair söz hakkımızı istiyoruz.

"1977'den 2014'e kaybettiğimiz canları anmak, sorumluların hesap vermesini sağlamak, belleğimize sahip çıkmak için tam da 1 Mayıs'ta, Taksim'de olmak istiyoruz.

"Anayasa'nın, kanunların, evrensel hukukun ortaya koyduğu biçimde, hiçbir şüpheye gerek kalmaksızın Taksim'de kutlanması gereken 1 Mayıs'ın sorunsuz bir şekilde gerçekleştirilmesi için devletin tüm kurumlarının üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesini istiyoruz.

"Demokrasiyi, doğayı, parklarımızı, mahallelerimizi, meydanlarımızı, suyu, toprağı, bedenlerimizi, eğitim ve sağlık hakkımızı savunarak, emek sömürüsüne, güvencesizliğe, taşeronlaştırmaya, İşsizliğe, şiddete ve baskılara karşı; umudu, dayanışmayı, özgürlüğü ve eşitliği büyütmek için, 1 Mayıs'ta, 1 Mayıs Alanı'nda; Taksim'deyiz."

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB'in 10 Nisan'da gerçekleştirdikleri ve 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü'nü Taksim'de kutlayacaklarını açıkladığı basın toplantısına katılanlar arasında hiç kadının yer almaması sosyal medya üzerinden tepki çekmişti. Bugünkü açıklamada da konuşmaların sadece erkeklerden oluşması dikkat çekti.

Kaynak: Bianet

17 Nisan 2014 Perşembe

ORTAK DEKLARASYON: Hayvanlara Dokunmayın!

5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu'nun değiştirilmesi ile ilgili yasa tasarısının Mayıs ayında TBMM Genel Kurulu'na gönderileceğinin duyurulmasının ardından; aralarında ekoloji, kadın, engelli ve LGBTİ kuruluşlarının da olduğu 50'ye yakın STK, baro, platform, sendika ve hayvan hakları örgütü, bugünkü TBMM Alt Komisyon toplantısı öncesinde ortak bir deklarasyon yayınlayarak tepki verdi.


"TATMİN EDİCİ DEĞİL, ENDİŞE VERİCİ"

TBMM Çevre Komisyonu'nun yasa çalışmalarının düzenlenmesi amacıyla kurduğu alt komisyonun, bugün (17.04.2014) hayvan saldırısı mağdurlarını dinleyeceği duyurulmuştu. Akabinde STK, platform, sendika ve barolar, söz konusu yasa tasarısının hem hayvanları hem de insanları mağdur edeceğini, gelişmelerin ise tatmin edici değil, aksine endişe verici olduğunu açıkladı.

"DOĞAL YAŞAM PARKLARI", TECRİDİN ÖNÜNÜ AÇACAK

Konuyla ilgili ortak deklarasyon yayınlayan yaklaşık 50 STK, platform, sendika ve baro, köpek saldırısına maruz kalan ve doğal olarak hayvanlara ön yargı ve korku ile yaklaşan kişilerin alt komisyonca dinlenmesinin, Orman ve Su İşleri Bakanlığı'nca oluşturulmak istenen "doğal yaşam parkları" ve benzeri tecrit alanları için bir gerekçe arayışı olabileceğinden endişe duyduklarını belirtti.

Ortak deklarasyonda şu açıklamalara yer verildi: "Adı 'Hayvanları Koruma Kanunu' olan bir yasa, en başta hayvanları ve onların haklarını korumak zorundadır. Geçmişte yaşadıkları korku, panik gibi duygularla hayvan konusuna ön yargılı yaklaşan insanlar, bu ön yargılarını yenmek için psikolojik bir rehabilitasyon sürecinden geçmelidir. Hayvanlara karşı doğal olarak ön yargılı olan bu insanların alt komisyon tarafından dinlenmesi ve beyanlarının hazırlanmakta olan hayvan hakları yasası için bir dayanak olarak dikkate alınması halinde, hayvanlar aleyhinde bir sonuç çıkması da kaçınılmaz olacaktır."

Yasa tasarısında geçen ve “doğal” olduğu iddia edilen sözde yaşam parklarının, sokak hayvanların tamamının toplatılarak tecrit edileceği ölüm ve toplama kampları olacağını belirten hayvan hakları kuruluşları, bu projeye tamamen karşı olduklarını açıkladı. Hayvan deneylerine, hayvanların eğlence olarak kullanımına, hayvanların meta olarak görülmesine, "ötanazi" kılıfı altında hayvanların öldürülmesi ve “kısırlaştırma adı altında uygulanan imha politikalarına karşı yapılan ortak deklarasyondan satır başları şöyle:

- Kamuoyuna “doğal yaşam parkı” olarak tanıtılan, ancak pratikte “ölüm kampı” olacak olan bu alanlar, hayvanlar (köpekler) için asla uygun yaşam alanları değildir. Bu konudaki tüm detaylar, Türkiye Baroları Hayvan Hakları Kurultayı bileşeni baroların ve diğer STK'ların TBMM Çevre Komisyonu'na sunduğu 5199 revize tasarısına karşı alternatif kanun teklifi metninde kalem kalem gerekçelendirilerek yazılmış, hayvanların mevcut kanunda olduğu gibi, yaşadıkları ortamlarda, sokaklarda yaşamalarının esas alınmasının gerekliliği vurgulanmıştır.

ULUSLARARASI SÖZLEŞME, ANTLAŞMA VE HUKUKA AYKIRI

- Meskendeki hayvan sayısına kısıtlama getirmek her şeyden önce Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na ve taraf olunan Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi'ne, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne ve birçok uluslararası anlaşmaya ve hukuk ilkesine aykırıdır. Anayasal hak ihlalidir.

- Hayvanların yaşam hakkına saygı duyan ve bunu insanın hayvana verdiği bir “lütuf” olarak sunmayan, fiili ve yasal olarak gerçek bir koruma sağlayan ortak bir düzenleme yoluna gidilmelidir.

"DOĞAL YAŞAM PARKLARI", MODERN BİR HAYIRSIZADA ÖRNEĞİ Mİ OLACAK?

İki gün önce, Mayıs ayında TBMM Genel Kurulu'na ineceği Alt Komisyon Başkanı AK Parti Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ tarafından duyurulan yasa tasarısı ile hayvanların haklarını yok sayan bir zihniyetin daha da güçlenerek devam edeceğini savunan hayvan hakları savunucuları ve avukatlar, "Tıpkı 1910 yılında Hayırsızada’ya terk edilen ve açlıktan birbirlerine saldırarak ölen 80 bin köpek gibi, bugün de doğuştan sahip oldukları en temel yaşam hakları dahi ellerinden alınmış, hayatta kalmak için açlık, hastalık, soğuk, sıcak ve en önemlisi kendilerine yaşam hakkı tanımayan insanlara karşı sokakta her gün ayrı bir savaş veren binlerce köpek için de “doğal yaşam parkları” kılıfı altında aynı son planlanmaktadır" diyerek endişelerini dile getirdi.

Göstermelik değil gerçekçi önlemler ile hayvanların korunması gerektiğini belirten imzacı STK’lar ve barolar, “doğal yaşam parkı” kandırmacası ile kamuoyuna tanıtılan ölüm kamplarına; meskenlerde barındırılan hayvan sayısına sınırlama getirilmesine, hayvanların metaya indirgenerek deneylerde kullanılmasına ve insan eğlencesinin aracı haline getirilmesine karşı olduklarını, bu konuda asla geri adım atmayacaklarını, hayvanların yaşamlarını ve haklarını, gerçekten güvence altına alan bir düzenleme oluşturulana kadar bu konunun peşini bırakmayacaklarını açıkladılar.

Kaynak: Demokrat Haber

* Ortak deklarasyonun metni aşağıdadır:

TBMM GENEL KURULU GÜNDEMİNE YAKIN ZAMANDA GELECEK OLAN 5199 SAYILI HAYVANLARI KORUMA KANUNU DEĞİŞİKLİKLERİ HAKKINDAKİ GÜNCEL GELİŞMELERE TEPKİ AMACIYLA YAZILAN ORTAK DEKLARASYONDUR.

ORTAK DEKLARASYON
17.04.2014

19 Şubat tarihinde TBMM Çevre Komisyonu'nda yapılan toplantıda, 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu'nda değişiklik yapılmasına ilişkin yasa tasarısı ve teklifi için bir alt komisyon kurulmuştur. Bu komisyon, bugün tekrar toplanma kararı almıştır.

Hayvan hakları STK’larına kapalı yapılacak olan bu görüşmede alt komisyon “köpek saldırısı mağdurları”nı dinleyeceğini basın yoluyla kamuoyuna duyurmuştur. Ancak son derece açık ve nettir ki adı “Hayvanları Koruma Kanunu” olan bir yasanın hazırlanması ve/veya üzerinde yapılacak değişiklik ve düzenlemeler için hayvan (köpek) saldırısına uğramış kişilerin fikirlerinin bir dayanak olarak dinlenmesi, asla hayvanın yararına olmayacak ve yasa, her şeyden önce kendi adı ve misyonuyla çelişecektir. Sadece bir kişinin TBMM Dilekçe Komisyonu’na sunduğu bir dilekçe üzerine, üç bakanlığın el birliği ile çıkartmış olduğu “pittbull soykırım genelgesi” öncesinde olduğu gibi, şimdi de “mağdur dinleme” adı altında, hayvanlara önyargılı bir şekilde yaklaşan bir grubun alt komisyonca dinlenileceği öğrenilmiştir. Bunun, Bakanlığın tasarısında geçen ve bizlerin “ölüm ve toplama kampları” olarak tanımladığı “doğal yaşam parkları”nın, toplumun gazını alacak gerekçesini oluşturmak için yapıldığı aşikârdır.

Hayvan saldırısına maruz kalmış kişiler, insanın doğal bir tepkisi olarak ciddi panik ve endişe duymakta, korkularından, deneyimlerinden hayvanlara önyargılı yaklaşmakta ve hayvandan korkmaktadırlar. Saldırıların altında yatan somut sebeplerin yanında, tıp literatüründe “rehabilitasyona ihtiyaç duyulan bir durum” olarak tanımlanan bu durumdan mustarip şahısların hayvanların geleceği, yaşam hakkı ve/veya koşulları konusunda fikir beyanında bulunmaları, hayvanları önce göz önünden kaldırmak, ardında da açlık, hastalık, soğuk, aşırı sıcaklarda hiçbir yiyecek, ilaç ya da korunma imkânı olmayan sözde “doğal yaşam parkları”na hapsederek öldürmeyi meşrulaştırmak, planlanan cinayetlere, soykırımlara kılıf uydurmaktır.

Kamuoyuna “doğal yaşam parkı” olarak tanıtılan, ancak pratikte “ölüm kampı” olacak olan bu alanlar hayvanlar (köpekler) için asla uygun yaşam alanları değildir.
Çıkışı olmayan bu kapalı alanlarda hayvanlar kendi aralarında hem bölge kavgaları yaşayacaklar hem de kısa zaman içinde ortaya çıkacak ve hayvanları yavaş ve acılı şekilde öldürecek olan açlık nedeniyle hayvanlar birbirlerine saldıracaklardır. Bu koşullar tanıtıldığı gibi “doğal” olmadığı gibi, asla yaşanabilir de değildir ve bu bilinç ile hareket etmek, Bakan Veysel Eroğlu ve destekçilerinin de açıkça beyan ettiği üzere, “10 yıl içinde sokak hayvanı kalmayacak, kalmaz” soykırımına hizmet etmektir.

2004 yılında Hayvanları Koruma Kanunu’nun yasalaşmasından itibaren, geride bıraktığımız on yıllık süreç, devletin hayvan aleyhindeki tavır, tutum ve fiillerini daha da arttırdığını gösterir niteliktedir; gördüklerimiz, Türkiye’nin dört bir yanından gelen ve sürekli artış gösteren hayvan hakları ihlâlleri, hayvan aleyhindeki belirgin tutumun bir kanıtıdır. Dolayısıyla bizlerin, devlete ait barınaklarda, koşulların iyi olacağı, hayvanlara iyi bir ortam sağlanarak hayvanların yaşatılacağı yalanına inanmamız da beklenemez. Bakan Eroğlu’nun pilot bölge olarak İstanbul, Trabzon ve Kocaeli’nin seçildiğini duyurduğu ve en somut örneğini İstanbul, Sarıyer, Kısırkaya’da gördüğümüz, “doğal yaşam parkı” adıyla sunulan vefakat bizce tecrit ve soykırımın gerçekleşeceği “doğal parklar”a alternatif olarak yeni yapılan barınaklar, hayvanların “barınması” için tasarlanmamıştır; bu alanlar tam tersine hayvanların yaş, sağlık durumu ve/veya yaşamsal ihtiyaçlarına bakılmaksızın tecrit edilecekleri hapis hücreleridir. Öyle ki, bu hücrelerin üç tarafı betondur; hayvanlar sadece tek bir taraftan tek bir yönü görebileceklerdir ve açık hava ya da güneş ışığı ile temasları olmayacaktır. Sağlıklı hayvanların evcilleştikleri ve yüz yıllardır yaşadıkları sokak ve alanlardan toplanıp bu hücrelere hapsedilmeleri insanlık dışı bir uygulamadır. Bakıma ihtiyacı olan ya da sokakta yaşayamayacak kadar yaşlı ya da annesiz yavruların ise, bu tür barınaklarda hayatta kalma şansı yoktur. Devlet, barınak inşa ederken öldürmeyi değil, “barınma” kelimesinin anlamı gereği yaşatmayı sağlamalıdır.

Hiçbir şekilde kabul etmediğimiz ve hiçbir koşulda etmeyeceğimiz bir diğer husus da meskenlerdeki hayvan sayısına getirilmek istenen kısıtlamadır. Türkiye’de sayısı azımsanamayacak kadar çok kişi ve aile, hayvanlarla birlikte yaşamaktadır. Yine birçok hayvan sever ve hayvan korumacı, sokakta yaşama şansı olmayan hayvanlara evlerini açmıştır. Hayvan severlerin, hayvan korumacıların hayatlarını, evlerini hayvanlarla paylaşmalarındaki en büyük etken, Türkiye’deki hayvanların ev dışı yerlerde (sokaklar, barınaklar) yetersiz yaşam koşullarıdır. Hayvanların, özellikle yaşlı, yavru ve sakatların, sokakta yaşama şansı yok denecek kadar azdır. Hayvanların doğuştan sahip oldukları yaşam hak ve standardını onlara sağlayabilmek için, birçok hayvan korumacı devletin barınaklar aracılığı ile yapması gereken vefakat yerine getirmediği bu eksiği kendi imkânlarıyla sağlamak zorunda kalmış, başka bir deyişle, insani bir açıdan bakıldığında zorunda “bırakılmıştır”. Hayvan korumacılara bu konuda devlet en ufak bir destek göstermemekte, bugünlerde konuşulan “mesken” maddesinde de görüldüğü üzere, tam tersi bir davranışla bu iyi niyeti sonlandırmak istemektedir. Bu kanun tasarısı, başta hayvanlar olmak üzere, hayvanlarla evini, hayatını paylaşan vatandaşları da mağdur edecektir.

Meskendeki hayvan sayısına kısıtlama getirmek her şeyden önce Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na ve taraf olunan Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi'ne, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne ve birçok uluslararası anlaşmaya ve hukuk ilkesine aykırıdır. Anayasal hak ihlâlidir. Özel hayatın gizliliğinin, konut dokunulmazlığı ve mülkiyet hakkının ihlalidir. İkinci bir partiyi rahatsız eden ve bilirkişi raporuyla kanıtlanmamış hiçbir koşul ve durumda, hiçbir kurum, kanun/yasa bir kişinin evine, özel hayatına müdahale edemez. Bu, kişisel hak ihlalidir.

Yukarıda saydığımız ve hayata geçirilmek istenen bu önerilerin tamamına KARŞIYIZ.

Son olarak: AB müktesebatı sürecinde çıkartıldığı iddia edilen, 13 Aralık 2011 ve 15 Şubat 2014 tarihlerinde Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe koyulan, sokak hayvanlarının deneylerde kullanılmasının önünü açan yasal düzenlemeye ve ne sebep ve koşulda olursa olsun, hayvanların deneylerde kullanılmasına,

Hayvanların insanın eğlence aracı olarak kullanılmasına: Avcılık, hayvanlı sirkler, yunus parkları, doğal akvaryumlar, pazarlarda satılan (renkli) civcivler, oynatılan ayılar, dilendirilen/oynatılan maymunlar, turistik amaçlarla fayton çektirilen atlar vb.

Hayvan satılık bir “meta” değildir. Pet-shoplarda canlı hayvan satışına,
Kısırlaştırmanın istisnasız her hayvana uygulanmasına ve ötanazinin, hayvanlara bir hakmış gibi lanse edilmesine, tedavi etmenin önüne geçmesine,

KARŞIYIZ!

Hayvanların yaşam hakkına saygı duyan ve bunu insanın hayvana verdiği bir “lütuf” olarak sunmayan, fiili ve yasal olarak gerçek bir koruma sağlayan ortak bir düzenleme yoluna gidilmelidir. Hayvan sömürüsüne ve katliamına “hayır” diyor, yukarıdaki yasa önerilerinin tamamına karşı duruşumuzu beyan ederken çözüm için hayvanın yaşam hakkına saygı duyduğunu iddia eden değil, bu saygıyı fiilen gösteren ve söylem olarak amacı ile çelişmeyen STK’lar ile birlikte çalışılması gerektiğini bir kez daha vurguluyoruz.

İMZACILAR (alfabetik sıra ile):
  1. Ankara Barosu Hayvan Hakları Kurulu
  2. Antalya Barosu Hayvan Hakları Komisyonu
  3. Animal Protection Group Arbeitsgruppe für Tierrechte e.V. Almanya
  4. Barınak Gönüllüleri ve Hayvanlara Yaşam Hakkı Derneği (BGD)
  5. Buca Engelliler Derneği
  6. Bursa Barosu Hayvan Hakları Komisyonu
  7. Caferağa Dayanışması
  8. Can Dostları Derneği
  9. Demokrat Eğitimciler Sendikası (DES)
  10. Derin Ekoloji Derneği
  11. Doğal Yaşam Derneği
  12. Doğa ve Çevreyi Koruma ve Yaşatma Derneği (DOĞÇEV)
  13. Doğayı ve Hayvanları Seven Sevdiren Derneği
  14. Ekolojik Yaşam Derneği (EKODER)
  15. Engelli Hayvanları Koruma ve Hayvan Hakları Derneği
  16. Eskişehir Barosu Hayvan Hakları Komisyonu
  17. Gaziantep Barosu Hayvan Hakları Kurulu
  18. Gaziantep Doğa ve Hayvan Dostları Derneği
  19. Halkların Demokratik Partisi (HDP)
  20. Hayvan Hakları İzleme Komitesi - Animal Rights Watch Committee Turkey
  21. Hayvan Haklarını Koruma Derneği (HAYHAK)
  22. Hayvan Haklarını Koruma ve Geliştirme Derneği (HAGİD)
  23. Hayvan Kurtarma Derneği
  24. Hayvan Özgürlüğü İnisiyatifi (HÖİ)
  25. Hayvanları Sev ve Koru Derneği (HAYSEVKO)
  26. Hayvanların Yaşam Haklarını Koruma Derneği (HYHKD)
  27. İmece - Toplumun Şehircilik Hareketi
  28. İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu
  29. İstanbul LGBTİ (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, İnterseks) Dayanışma Derneği
  30. İşkence ve Şiddet Mağdurları için Sosyal Yardımlaşma Rehabilitasyon ve Adaptasyon Merkezi Derneği (SOHRAM-DER)
  31. İzler Derneği
  32. Kayseri Barosu Hayvan Hakları Komisyonu
  33. Kocaeli Barosu Hayvan Hakları Komisyonu
  34. Lambdaistanbul LGBTI Dayanışma Derneği
  35. Manisa Barosu Hayvan Hakları Komisyonu
  36. Mersin Barosu Hayvan Hakları Komisyonu
  37. Osmaniye Tabip Odası
  38. Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği
  39. Salihli Hayvanları Koruma Derneği
  40. Sarıyer Kent Konseyi Hayvan Hakları Komisyonu
  41. Tatavla Dayanışması
  42. Türkiye Baroları Hayvan Hakları Kurultayı
  43. Van Kadın Derneği (VAKAD)
  44. Vegan Özgürlük Hareketi
  45. Yedikule Hayvan Dostları Derneği (YHDD)
  46. Yeryüzüne Özgürlük Derneği
  47. Yunuslara Özgürlük Platformu

14 Nisan 2014 Pazartesi

Osman Evcan'a vegan yemek hakkı için baskı zamanı

Osman Evcan’a vegan yemek verilmeme sorunu yeniden gündeme geldi. Evcan, nakledildiği yeni cezaevinde yadsınamaz hakkı olan ve üç yıl önce kendi mücadelesi ile mevzuata da hak olarak girmiş olan vegan yemekleri alamıyor.



Bugün, Yeryüzüne Özgürlük Derneği olarak, vegan-anarşist tutsak Osman Evcan'a yaşatılan zulüm ile ilgili olarak, Adalet Bakanlığı'na, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü'ne, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu'na ve Osman'ın tutsak edildiği Kocaeli 1 No'lu T Tipi Kapalı Cezaevi Müdürlüğü'ne, bu hak ihlâlinin derhal durdurulması ve sorumlular hakkında idarî soruşturma açılması talebi ile başvurduk. Yapılan her başvuru, Osman'ın yalnız olmadığını göstermek ve onunla dayanışmak adına önemli!

Sizler de ilgili kurumlara dilekçe gönderebilirsiniz. Aşağıda, kurumların faks numaralarını bulabilirsiniz. Yapacağınız başvuruda T.C. kimlik numaranızın, adresinizin, e-postanızın ve telefonunuzun yer alması, başvurunuza dönüş yapılabilmesi için önemli. Kurumlara faks gönderirken, hitap kısmının ayrı ayrı düzenlenmesi gerekiyor, yoksa dilekçeniz işleme dahi konmayabilir.

Bizimle birlikte Osman'ın durumunu sorgulayan ve harekete geçen Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği'ne de teşekkürlerimizi gönderiyoruz.

Faks numaraları:

T.C. Adalet Bakanlığı / Faks: 0312 419 33 70
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü / Faks: 0312 223 60 07
TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu / Faks: 0312 420 53 94
Kocaeli 1 No'lu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu / Faks: 0262 581 50 35

GÖNDERİLEBİLECEK ÖRNEK DİLEKÇE:

TBMM İNSAN HAKLARI İNCELEME KOMİSYONU BAŞKANLIĞINA,
T.C. ADALET BAKANLIĞINA,
CEZA ve TEVKİFEVLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜNE,
KOCAELİ 1 NO'LU T TİPİ KAPALI CEZA İNFAZ KURUMU MÜDÜRLÜĞÜNE,
                                                                                          
Konu: Kocaeli 1 № lu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda tutulmakta olan Osman Evcan’ın şikâyetleri 

Kocaeli 1 № lu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda tutulmakta olan Osman Evcan, Bafta T Tipi Kapalı Cezaevi’nden yeni nakledilmiştir. Osman Evcan, vegan bir hayat sürdürmekte, yani menşei hayvan olan hiçbir gıdayı, katkı maddesini, ürünü, tüketim malzemesini kullanmamaktadır. Adı geçen tutuklunun şu anda, yine, her cezaevine nakledildiğinde olduğu gibi, kendisine vegan yemek verilmediğini öğrenmiş bulunmaktayız. Cezaevi idaresi son derece keyfî bir tutum sergileyerek adı geçen mahpusun yaşamına, en temel haklarına saygı göstermemekte, tutuklunun en temel insan haklarını çiğneyerek kendince cezalandırmak istemektedir. 

Yukarıda bahsettiğimiz olay, başlı başına bir insan hakları ihlâlidir ve devlet sorumluluğu altında olan her insanın, yaşam biçimine saygı gösterilmeli, en azından idare, her fırsatta iddia edildiği gibi, hukuk devleti ilkesini yerine getirmeli ve evrensel hukuk normları bir yana, en azından devletin kendi çıkarttığı mevzuata hiçbir bahane üretmeden riayet etmelidir. Bu konudaki mevzuat hükümleri oldukça açıktır ve bu olayda, çok aleni bir şekilde mevzuat hükümleri ve uluslararası insan hakları bağlamında birçok sözleşme de ihlâl edilmektedir.

Hükümlü ve Tutuklular ile Ceza İnfaz Kurumu Personelinin İaşe Yönetmeliği’nin 9. maddesi gereğince, söz konusu cezaevinde tutuklu bulunan Osman Evcan’ın vegan yemek ihtiyacı ivedilikle karşılanmalı, cezaevi idaresi bu konudaki keyfî tutumuna derhal son vermelidir.

Her sene, istisnasız bir şekilde, Osman Evcan’ın, cezaevi idarelerince ısrarla karşılanmak istenmeyen vegan yemek ihtiyacı, bu tutumun, sistemli bir şekilde Türkiye cezaevlerinde uygulanmakta olduğunu bizlere göstermektedir. 28 Mart 2012’de Resmî Gazete’de yayımlanarak değiştirilen ve yürürlükte olan söz konusu yönetmeliğin amir hükümleri uygulanmalıdır. 

Osman Evcan’ın maruz kaldığı hak ihlâlleri bizzat Bakanlık tarafından önlenmeli, bu konuda bir genelge yayımlanarak Türkiye cezaevlerinde, idarelerin mahkûmları cezalandırır nitelikteki keyfî tutum ve tavırları engellenmeli ve uygulanmayan mevzuat hakkında tüm cezaevi idareleri ivedilikle bilgilendirilmelidir.

Osman Evcan’ın durumunu bilgilerinize sunuyor, konunun araştırılmasını, sorumlu personel hakkında idarî soruşturma başlatılmasını ve bu konudaki girişimlerinizin tarafıma bildirilmesini talep ediyorum.

Tarih: ...........
AD-SOYAD
T.C. Kimlik No: ...................

Adres: ...............................
Telefon: .................................
E-posta: ................................................

Ayrıca şu bildirileri dağıtarak kamuoyunu Osman'a yapılan haksızlık konusunda bilgilendirebilirsiniz.

13 Nisan 2014 Pazar

"Bir maymunu oynadım"

Bir günlüğüne Tanrı olsaydınız, ne yapardınız?

Tanrı’nın elinde mutlak gücü barındıran bir varlık olduğunu varsayın. Başbakan  değil, cumhurbaşkanı ya da Amerika’nın başkanı değil- Tanrı’sınız.

Facebook’taki bir sayfada gördüğüm bu soru bende kısa süreli bir panik yarattı. Panik atak vari bir panik.
Hawaii’de okurken, sabahın 3’ünde tsunami alarmı çalmıştı. Sağır edici bir alarm sesi. Yatakhane görevlisi adam, herkese 5 dakika içinde hazır olmasını, hepimizin yüksek bir yere gideceğini söyledi.

Paniklemiştim- yanıma ne alacaktım?! Odadaki en ama en önemli şey neydi? Cüzdanım, bilgisayarım- peki başka? Her şey sular altında kalsa, en çok neyi kaybetmek beni üzerdi?

Odada birkaç dakika oradan oraya koşturduktan sonra, odadaki o “en önemli”şeyi çantama atıp aşağı koştum. İndiğimde tsunami uyarısı geri çekilmişti.

O soruyla karşılaştığımda yaşadığım benzer bir panikti. Tek bir farkı vardı: üzerimde bu sefer korkunç bir sorumluluk vardı adeta. Zihnimde bir hayalden ötekine, sayısız istek ve hedefin üstünden atlayarak koştuğum maratonun bitiş çizgisinde şu cümle yazıyordu:

“Eğer Tanrı olsaydım, dünyadaki bütün hayvanları özgür bırakırdım.”

Dünya üzerinde tek bir hayvan dükkânı, tek bir yunus parkı ya da hayvanat bahçesi kalmazdı. Muhabbet kuşları kafeslerde değil, ana yurtları olan Avustralya’nın yarı kurak ormanlarında kolonileriyle beraber uçuyor olurdu. O akvaryumlardaki “süs balıkları” ait oldukları mercan kayalıklarında oradan oraya yüzüyor olurdu. Mezbahalar ve hayvanlar üzerinde deney yapılan bütün laboratuarlar bomboş kalırdı.

Bomboş.

Benzer hayalleri olan bir grup, geçtiğimiz günlerde AIR FRANCE-KLM hava yollarını boykot eden bir eylem düzenledi. Nişantaşı’nda. AIR FRANCE-KLM, maymunları Asya ve Afrika’daki ormanlarından koparıp Batı’daki deney laboratuarlarına taşıyan son büyük firma. Gateway to Hell (Cehenneme Giden yol) isimli kampanya, Lufthansa’dan United Airlines’a kadar onlarca firmayı hayvanları cennetlerinden koparıp cehenneme taşımamaları için ikna etmiş.


Kamuoyunun baskısı işe yarıyor. Geçtiğimiz Mart ayının son haftasında, Çin’den içimizi ısıtan bir haber geldi. China Southern hava yolu firması, PETA’nın baskıları üzerine artık deney laboratuarlarına maymun taşımayacağını duyurdu. Ve bu karar ileri bir tarihte değil hemen uygulamaya konulacak! PETA’nın açıklamasına göre, firmaya 100, 000’den fazla telefon açıldı, e-posta gönderildi.

ABD federal kayıtlarına göre China Southern Havayolları’nın 2013′te ABD’ye ulaştırdığı maymun sayısı 2500′ün üstündeydi. Bu kampanyanın Türkiye ayağının amacı benzer bir güzel haberi en kısa zamanda AIR FRANCE ve KLM’den duymak. Ve bizlere tavsiyesi şu:

“Air France KLM’nin Türkiye ofisine (0212 310 1919) hafta içi her gün çalışma saatlerinde telefon açın, China Southern’ın da zulümden çekildiğini hatırlatarak onlardan çekilme için tarih isteyin. Protesto gösterilerine destek verin, sokaklara yazılar yazarak ve #boykotAirFranceKLM hashtag’iyle boykotu çevrenize yayın.”

Peki, sizin hiç bu firmalardan birisiyle uçtuğunuz oldu mu? Ben üniversite yıllarımda, sayısız defa KLM ile uçtum. Diğer firmalara göre genelde daha ucuz olan bu firmayı bir gün boykot edeceğim aklıma hiç gelmezdi. Hosteslere, “Coffee, please” diye gülümsediğim saniyelerde, uçağın kapkaranlık kargosunda kafeslere tıkılmış maymunlar mı vardı?


Onları Amerika’ya mı götürmüşlerdi? Amerikan ordusu üzerlerinde silahlarını mı denemişti?

En sevdiğiniz nemlendiriciyi onlara zorla yedirip, losyonun onları ne zaman zehirleyeceğini mi test etmişlerdi? Ya da hep kullandığınız o deterjanı mı içirmişlerdi?

Hangi aşıyı test etmek için hangi hastalık minik bedenlerine iğnelerle enjekte edilmişti?

Hayvanların çığlık sesleri arasında nasıl oluyordu da o doktorlar deney yapmaya devam edebiliyordu?

Günler, haftalar, aylar süren işkence deneylerinin sonuçları bilim dergilerinde yayınlandığı zaman, “başarı”larını(!) bunu en yakın barda arkadaşlarıyla şarap içerek mi kutluyorlardı?

Bizim böyle eylemlerle uğraşmıyor olmamız gerekmez miydi? İnsan, vicdanı olan bir varlık değil miydi?

Tanrı neredeydi?

Nişantaşı’nda o gün, maymun kostümü içinde, yere yatıp onların bu işkence odalarında yaşadıklarını canlandırmaya çalışırken bunları düşündüm.

Yılda yaklaşık 100 milyon hayvan deney odalarında işkence görüyor. Üstelik Amerikan Gıda ve ilaç Dairesi, ilaçların insanlar üzerinde güvenli ya da etkili olup olmadığını test etme konusunda hayvan deneylerinin başarısızlık oranının %92 olduğunu söylüyor. Ve hayvanları kullanmadan tıbbi araştırmalar yapmak mümkün.

O masum hayvanların çektiklerini gerçekten anlamamız hiçbir zaman mümkün olmayacak. Ama deney görüntülerini izleyebilir, hissetmeye çalışabiliriz. Earthlings (Dünyalılar) filminin bir bölümü tıp ve hayvan deneyleri gerçeğine ayrılmış. Filmi izlemek şüphesiz zor gelecek. Ağlatabilir, öfkelendirebilir, şok edebilir ve insanlıktan soğumanıza neden olabilir. AIR FRANCE ve KLM’nin hayvanları nerelere götürdüğünü göreceksiniz. Her hayvan hakkı savunucusu bu süreçlerden geçer. Ancak şu soru sormaya değer:

Gerçeklerle yüzleşmezsek, onları nasıl değiştirebiliriz?

Bu sabah kafamda türlü sorunun ağırlığı ile yürürken, deneyden kaçmaya çalışan o biggle cinsi köpeğin çığlıkları aniden bir ıslık sesi ile bölündü. Arkamı döndüğümde, karşı kaldırımda biggle cinsi köpeğiyle sabah yürüyüşüne çıkmış bir kadına ıslık çalan bir adam gördüm. Ya da belki köpeğe ıslık çalıyordu. Bilmiyorum. Köpek adamı görünce heyecanlandı, kuyruğunu sallamaya başladı. Mutluydu.

Tek merak ettiğim, hayvan deneylerine kurban edilen o biggle, neden o karşı kaldırımdaki biggle kadar şanslı değildi?

* Yeryüzüne Özgürlük Derneği 26 Nisan Dünya Deney Hayvanları Günü’ne kadar her cuma ve cumartesi, 18:00-21:00 arası Taksim’de, Galatasaray Lisesi önünde stand kurup İstanbul’luları bilgilendirecek ve hayvan deneyleri görüntülerini izletecek.

Daha fazla bilgi ve mücadeleye katılmak için:





Türkçe alt yazılı olarak Dünyalılar filmini izlemek için:


Yazan: Selen Yıldız | iletişim: kailuagal85@gmail.com

Kaynak: Yeşil Gazete

10 Nisan 2014 Perşembe

Bilimin tahakkümüne ve hayvan deneylerine karşı Taksim'de stant

Yeryüzüne Özgürlük Derneği, hem hayvan deneylerindeki zulmü hem de bilim-teknolojiyi sürdüren motivasyonun ardındaki tahakkümü deşifre edecek bir stant açıyor. İstiklal Caddesi'ndeki Galatasaray Lisesi önünde olması planlanan stant, yarından 26 Nisan Cumartesi'ye (Dünya Deney Hayvanlarına Özgürlük Günü) kadar  her Cuma-Cumartesi 18:00-21:00 arası açık olacak.



Hayvan deneyleri ağırlıklı olmak üzere bilimin baskıcı tarihi hakkında bilgiler veren yeni bir broşürün (Alttaki linkte görebilirsiniz) yanı sıra daha önce Cehenneme Giden Yol aktivistlerinin hazırladığı Air France-KLM broşürü de stantta dağıtılacak. Gizlenen eziyetleri halka ifşa edecek olan videolar da gösterilecek.

Bilim=Zulüm kitapçığımız (indirebilir/bastırıp dağıtabilirsiniz):  https://dl.dropboxusercontent.com/u/8073787/bilim%20zulum_a5_kitapcik_SON.pdf

İstanbul'da yaşıyorsanız hem standa destek olmak hem de tanışıp bundan sonra neler yapabileceğimizi konuşmak için sizi de Cuma-Cumartesi günleri Galatasaray Lisesi önüne bekleriz. Uzaklarda iseniz ama bizlere destek olmak isterseniz bizimle iletişime geçebilirsiniz. Yeni broşürün matbaadan çıkarılması için maddi desteğe de ihtiyacımız var: yeryuzuneozgurluk@gmail.com

Dayanışma ile,

8 Nisan 2014 Salı

Vicdani ret ve antimilitarizm panelinde buluşalım

Vicdani ret, mecburi askerlik, askeri yargı, TCK 318, militarizm ve antimilitarizm meseleleri 13 Nisan 2014 Pazar günü İstanbul Beyoğlu'ndaki Cezayir'de tartışılacak. Tüm güne yayılacak ve yirmiden fazla konuşmacının olacağı paneller serisinde Yeryüzüne Özgürlük Derneği'nden Güray Tezcan da Türcülük ve Militarizm isimli kısa bir sunum gerçekleştirecek.


PROGRAM:

11:00 - Askere Gitmeyin çünkü...  sivil itaatsizlik eylemi ve kitabı
Mehmet Ali Başaran - Pelin Batu

11.15 -  I. PANEL - Vicdani Red - Mecburi Askerlik - Askeri Yargı - TCK 318
Moderatör: Nebiye Arı
Panelistler: Kemal Şahin - Ömer Faruk Eminağaoğlu -  Tolga Şirin - Ümit Kardaş   
12. 15 - Sormak istediğiniz her şey (Panelistler - Basın - İzleyici)

13:05 - Ara  (Antimilitarizme Göz Kırpan Şarkılar - Naim Dilmener)

13.30  -  MİLİTARİZM/ANTİMİLİTARİZM
Modernizm içinde bir tektipleştirme ve itaat ettirme mekanizması olarak tüm toplumsal alanlarda militarizm - Taha Parla 
Modernist militarizm, post-modernizm ertesi ideolojinin ölümü ve anti-militarizm- Ali Akay
Postmodernizm ertesi anti-militarist talepler, Gezi'nin nüvesi ve modernist eklemlenme - Gündüz Vassaf

14.15 -
TC'de militarizm, mecburi askerlik, şehid kültü ve vicdani red tarihi ve algısı-  Ayşe Hür
Coğrafyanın ilk toplu vicdani reddi / Ezidiler - Azad Barış

15:00 - II. PANEL - Militarizm Her Yerde
Moderatör: Nil Mutluer

Ataerki ve Militarizm - Aslı Erdoğan
Çalışma ve Militarizm -
Dinler ve Militarizm / Kuran ve Vicdani Red - Saim Yepren
Eğitim ve Militarizm - Serdar Değirmenioğlu
Heteronormasyon ve Militarizm - Kürşad Kahramanoğlu
Militarist bütçeler ve vergi - İsmet Akça
Militer yöntem - psikiyatrik etki - Doğan Şahin
Sağlık ve Militarizm - 
Siyaset. Örgütlenme ve Militarizm - Fatmagül Berktay
Türcülük ve Militarizm - Güray Tezcan

17.00 - Sormak istediğiniz her şey (Panelistler - Basın - İzleyici)

17.50 - Bitiş (Gitmek istediğiniz her yer -Olay bitti, dağılırken uygun adım şart değil- Ersin Salman)

Adres: Firuzağa Mh., Hayriye Cd No:16, Beyoğlu (Galatasaray Lisesi arkası)

6 Nisan 2014 Pazar

3. Köprü inşaatı doğayı da işçileri de katlediyor

İstanbul’da inşaatı devam eden 3. Köprü’nün Reşadiye-Çamlık bağlantı yolu üzerindeki 35 No’lu viyadüğünün başlık kirişinin beton dökümü esnasında kalıbın açılması ile meydana gelen göçükte elli metreden toprak zemine düşen 3 işçi enkaz altında kaldı. Yapılan kurtarma çalışmaları sonucu 48 yaşındaki Lütfi Bulut, 50 yaşındaki Yaşar Bulut ile iki gün önce işe başlayan Kahraman Baltaoğlu’nun cansız bedenlerine ulaşıldı.


Başbakan Erdoğan, Ulaştırma Bakanı Elvan ve Belediye Başkanı Topbaş'i istifaya cagiran İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi aciklamasinda insaatlar surdukce olumlerin devam edecegine vurgu yapti:

"Yeni Türkiye”nin büyüyen ekonomisinin lokomotif sektörü inşaattı. Büyüme ki, doğaya, tarihe ve insana yer olmayan bir büyüme. Ve bu büyüme onlarca inşaat işçisinin canı ve acısı üzerinden yükseliyor. İstanbul’un 3.Köprü’sü, parıltılı binaları ve AVM’lerinin arkasında binlerce ölü işçi olan bir büyüme... İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi olarak 2014’ün ilk üç ayında tespit edebildiğimiz 276 iş cinayetinde en az 80 inşaat işçisi can vermişti. Nisan ayında ilk beş gününde de 3. Köprü işçileriyle beraber 7 inşaat işçisi daha can verdi... Uyarıyoruz, inşaatlar başta olmak üzere iş cinayetleri artarak devam edecek..."

Kaynak: Yangin Kulesi

4 Nisan 2014 Cuma

Dayanışma Çağrısı: Deney Hayvanlarına Özgürlük Haftası

Dünya Deney Hayvanlarına Özgürlük Haftası yaklaşırken Yeryüzüne Özgürlük Derneği çalışmalarını hızlandırıyor. Önümüzdeki günlerde hayvan deneylerindeki zulmü ve bilim-teknolojinin tahakkümünü broşürler ve videolarla ifşa edeceğimiz bir stant açacağız. Yer-zaman detaylarını yakında buradan paylaşacağız.

Şimdilik broşürümüzü tasarlama ve stantta insanlara bu önemli konuyu aktaracak ekibi oluşturma telaşı içerisindeyiz. Ekipten biri olmak isterseniz bize aşağıdaki adresimizden yazın. Broşürü uygun fiyata bastıracağımız matbaa bilgisi ya da doğrudan bağış konularında da desteklerinizi bekleriz. Derneğimizin hesap numarası için bizimle iletişim kurabilirsiniz: yeryuzuneozgurluk@gmail.com

Dayanışma ile,
Yeryüzüne Özgürlük Derneği

2 Nisan 2014 Çarşamba

BM Japonya'nın balina avını yasadışı sayınca "yasal" temize çıktı mı?

Birleşmiş Milletler Adalet Divanı, Avustralya'nın başvurusu üzerine 31 Mart 2014'te Japonya'nın bilimsel kılıfıyla sürdürdüğü balina eti ticaretinin bilimsel olmadığını saptayarak katliamın derhal durması gerektiğine hükmetti. Peki bu yasadışı ilan etme yasal olanı ve yasa koyanı temize çıkarmaya yeter mi? Yeter dersek yıllardır balinaların kurtuluşu için katil gemilerle çarpışan ve şimdi ABD mahkemeleri tarafından katil gemilere yaklaşmaktan "men edilen" Sea Shepherd'ın yüzüne nasıl bakarız?



Balina ve Yunus Koruma Topluluğu'nun (WDC) aktardığı sayılara göre Japonya 2002-2011 yılları arasında 7982 minke balinası katletti. Yalnızca 2012-2013 sezonunda 103 tanesinin daha canına kıydı.1 minke balinasının ağırlığı ortalama 10.000 kilogram olması cani ticaretin boyutlarını gözler önüne seriyor. Hayvan hakları savunucuları yıllardır Japonya'ya yaptıkları başvurulardan sonuç alamayınca çareyi Avustralya'yı devreye sokmakta bulmuştu. Japon hükümeti balinaların özgürlüğüne ve canlarına yaptıkları iğrenç saldırıyı bilimsel araştırma kisvesi ile savunuyordu. Bu sözde araştırmanın adı da JARPA II idi. Yapılan bütün takipler ise öldürülen balinaların bedenlerinin çeşitli ülkelerde yasal olan yunus eti paketlemesi ile market raflarına girdiğini tespit etmişti. Adalet Divanı yargıcı Peter Tomka, kararında bilimsel çalışmaya dair kanıt bulamadıklarını not etti. Adalet Divanı kararları bağlayıcı ve temyiz edilemiyor.


Japonya'nın bilim yalanını seçme sebebi açık: Eti için öldürdüğünü itiraf ederse uluslararası hukuk gereği ticarete devam edemeyecek. Balina eti ticareti, deniz canlılarının sürdürülebilirliği ve ülkelerin deniz sınırları gibi insanmerkezci gerekçelerle de olsa 1986'dan beri çoğu ülkede yasak. Yasağı Uluslararası Balina Avcılığı Komisyonu (IWC) yürütüyor. Japonya'ya bu komisyonun üyeliğini terk ederek katliamı sürdürebileceği şeklinde akıl veren Payam Akhavan gibi profesörler var; ancak Japonya delegasyon temsilcisi Noriyuki Shikata komisyonu terk etmeyeceklerini bildirerek Adalet Divanı'na uyacaklarının ilk işaretini verdi. Japon devletinin avukatları 2013'teki savunmalarında şikayetçi ülke Avustralya'yı duygusallıkla, Japonlara karşı önyargıyla, "marjinal" Sea Shepherd'ın peşine takılmakla ve bilimi politize etmekle suçlamıştı.


Bu kanlı ticarete otoriteler elbette yıllarca seyirci kaldı; zira yasalar tarih boyunca özgürlük için değil özgürlüğü lütufmuşçasına dağıtacak "üst" kurumların sınırlarını çizmek için var oldu. Devlet öldürmeyi ve özgürlüğü gasp etmeyi hiçbir zaman hiçbir yerde tamamen yasaklamadı, aksine bu hakkı kendine sakladı. Adalet Divanı'nın bu kararı devletlerin veya uluslararası kurumların kahramanlığını değil hayvanlara insan efendinin (!) yaşattığı kabusa karşı harekete geçen taban hareketlerinin başarısı. Üstelik önüyle sonuyla bakıldığında uygarlığın kendi pisliğini kendi temizlemesinden başka bir şey değil. Karar uygar toplumların yarattığı adaletsizlikleri yine kendi içlerindeki "üstün vicdan" reaksiyonları ile ortadan kaldırmaya çalıştıklarının, yani sömürünün özü (bu meselede, türcülük ve onu temin eden devlete hürmet) korunurken sömürünün istikbalini tehdit eden çıkıntıların reformlarla giderilmeye çalışıldığının göstergesidir. Mezbahalar, hapishaneler yasal olduğu sürece neyin yasal veya neyin yasadışı olduğunu umursamadan özgürlüğe kast edenlerin karşısına kendimiz çıkmak durumundayız. Dilekçe yazmak, internetten imza kampanyası başlatmak, tvit atmak, bu yazıyı yazmak ve hatta mahkemeye başvurmak en nihayetinde sömürenin tam karşısında sömürenin tam yanında bitmemek için, "ıslanmadan balina kurtarmak için" dolandığımız yollardır. Üşengeçliklerin, klavye başı aktivizminin, konformizmin, sistemden çıkamama sancılarının sonunda gelen ölü doğumlardır.

BM'yi alkışlayıp bir gün yasaların esirlerin tamamını kurtaracağına inanırsak Sea Shepherd'ın yüzü suyu hürmetine çarpılırız billahi. Katil av gemileri ile çarpışan Sea Shepherd sadece 2013'te 800 balinanın öldürülmesini kendi başına engelledi. (Resimdeki korsan logolu siyah botu "bilimsel" katiller tarafından darp edilmiş.) Balinaların özgürlüğü için doğrudan eylemi ve sabotajı benimseyen uzlaşma karşıtı bu grup bizden çok uzaklarda olabilir, ulaşılmaz değilse de ulaşılmaz sanılabilir; ama her an her nefeste yakamızda olan değişik tahakkümlere karşı uzlaşmacı olup olmama kararı yanı başımızda. Sea Shepherd televizyondan yayınlanmayacak. Klavye ve dilekçe kalemini getirene cesaret hediye!

Doğrudan eylemin işe yarayıp yaramadığı tartışması, özgürlüğüne kavuşan ilk kölenin bakışları tarafından "abolize" edilmiştir.


Kaynak: sosyalsavas.org

1 Nisan 2014 Salı

1 Nisan'da Milano Sirki'ne hesap sormaya

Geçtiğimiz günlerde hayvan zulmünü ifşa eden eylemcileri çivili sopalarla darp eden İzmir'deki Milano Sirki, 1 Nisan günü 13:00'te Balçova Kipa'da Anti-Faşist Hareket tarafından protesto edilecek.


Hayvanlar üstünde kullandıkları çivili sopalar, kırbaçlar, satırlar meydana çıktı. Perde arkasında hayvanlara vurulan çivili sopalar bu kez o hayvanların hakkını arayan insanlara doğrultuldu. 6 eylemci başından yaralandı, bazıları hastaneye kaldırıldı. Sivil polis son saldırıya seyirci kaldı. 


Barışçıl bir eylem bile bu kadar şiddetle bastırılmaya çalışılıyorsa belki de bazen anladıkları dilden konuşmak gerekecektir. İşleri sirkse sirklerini başlarına yıkmak, güçleri kölelikse köleleri ellerinden almak... Hayvanlar binlerce yıldır insan hükmü altında kan ağlıyor ve biz daha yeni başlıyoruz.


İzmir Anti-Fa 1 Nisan eylem çağrısında şu cümlelere yer verdi: "Türcülük faşizmdir. Bu mücadele bir sömürü olması bakımından anti kapitalist bir mücadeledir. Kapitalizme ve faşizme hiç bir alanda geçit vermeyeceğiz!"